Ahırkapı Şenlikleri


Çingenelik bu milletin ruhunda var.
Boşuna değil boylardan beri göç var hamurumuzda; hep bir hareketlilik, hep bir kıpırtı isteği.Bu gece içten içe nasıl kaynayan bir halk olduğumuzu izledim bizzat ben içeriden kaynayarak.Kıpırdamadan durmak mı? kesinlikle imkansız...


Kapı gıcırtısında bile oynamak tabiri vardır ya, bu geceye hitaben söylense tencere kapak deyimi yerine oturur sanırım.Sağlı sollu davullar zurnalar, her davul zurnayı saran rengarenk gençli yaşlılı oynak bir topluluk, hedi bunları geçtim, davulların on metre ötesinde rüzgarın taşıdığı ritme zıplayıp oynayan kendinden geçmiş ayrı bir grup...Davulun parasını veren zurnayı öttürmüyor, yok öyle bir şey! Para senin paran belki ama müziği kesene atamıyorsun.Düşünsenize siz hiç tanımadığınız onca insan 10 dakika göbek atabilsin diye şov yapan bir davulcuya para payılır mıydınız? Eğer yok artık ne enayilik diyorsanız bu gece burada olan insanların çoğuna sataşmaktasınız.Ahırkapıda deyim yerindeyse herkes enayi bu akşam,herkes kardeş,arkadaş,dost,akran.Senin benim ölüvermiş de sanki kiminse kimin hepsi bizim tahta geçmiş tek gecelik.Öyle bir ortam yani.

Alana ulaşımdan daha eğlence başlıyor.Biz Beşiktaş tarafından ulaşmaya çalışan grup ufak bir süprizle başladık geceye.Kaza nedenile sefer yapamayan tramvay ulaşımda oldukça sıkıntı yarattı.Yürüsen bir dert, öğrenci bütçesine taksi ayrı dert.O güzergahta otobüslerin olmaması ise bambaşka bir dert.Kaldık mı Kabataş'ta?Hayır yanlış tahmin, kalmadık.Tramvayda az önce tıkış tepiş duran onca insan şimdi yollarda, birbiri ardına Eminönü'ne doğru yürüyor.Taksiler vızır vızır geçiyor ama çeviremiyorsun çünkü heps zaten Ahırkapı yolcularıyla dolu.Vazgeçip geri dönen yok, yön belli er ya da geç gidilecek bu şenliğe.Madem koyulmuşuz yola, ilk istikamet küçük bir bakkal, ver amca bakalım iki çiğdem oradan yol boyu çitleyelim de keyifler daha bir şenlensin.

Eminönü'ne vardık, biz varana kadar taksiciler uyanıvermiş, çakallık diz boyu, kişi başı 5 tl istiyorlar toplamda 5 tl tutan yola.Çingene pazarına gidiyoruz ya herkeste bir çingenelik var bu gece.Yanımızda az evvel yürüyen çıtı pıtı iki hukuk öğrencisi(sonra tanışıp öğrendik) fiyatı duyunca cıngar çıkarıyorlar."Olur mu öyle şey dayı sen kimi kazıklıyorsun!Binmeyin abicim ablacım yol zaten 5 tllik, gelin yürüyelim ne kaldı ki şurdan şuraya!" İşin garibi o abi ve ablalar dinliyor bu kızları, biz ve tüm onlar iki dakika evvel vaka-i ahırkapiye durumundan arkadaş olduğumuz hukukçuların peşine takılıp yürümeye başlıyoruz.Taksici kaçan kısmetlerin ardından bağırıyor "gel abla 15e götürürüm gel!" .Abla hukukçu bir hışımla dönüyor; "ne onbeşi beee kimi kazıklıyorsun dayı senn beleşe versen gelmem!" Cidden gitmezdi de...
Yarı yolda yorulan kafilenin bir kısmı gruplar oluşturup normal fiyata götüren taksilere anlaşıp biniyor.Şenlikler bu sene sahile çekilmiş, Yol boyu sağlı sollu yürüyenler görünüyor.Herkes bildiğin üniversite öğrecisi ya da memur çalışan kıvamında.Girişe yaklaştıkça ortam değişiyor.Şimdi ortaya bir koli birayı kapıp gelmiş yurdum işportacıları kara borsa biracıları çıkıyor.Biz içeride nasılsa var deyip umursamıyoruz ama içeride süpriz kötü oluyor.Bu sene bilet uygulamasına geçilmiş, girişte biletini alamayan birasını alamıyor.
Alan rengarenk.Işıklarıyla,insanların kılıklarıyla, süs kağıtlarıyla, dilek ağaçlarıyla değme basma entari kıvamında şenlik.Dün bildiğin havalı tarz geçinen üniversite öğrencileri bugün uyumsuz renklerle bezeli şalvar, etek ve fotür şapkalar içinde memleketim çingenesi.İçki alkol tüketimi gırla ama dağıtıp sapıtan yok.Varsa da affola, ben hiç rastlamadım.
Alana girip bir iki keşif turundan sonra bir davulcuyu çevirdik,yolun ortasında, çalıver bir kasap havası dayı dedik.O çaldı biz kol kola dizildik; haydi halay başı dört dönmeli şimdi! Bir dokuz sekizlik, karşımda bir dayı, vuruyoruz sağ ayağımızı ortaya her ritimle.Eller kavuştu havada, işaret parmakları sadece yukarıda; şıklatsın güzel çengim parmakları.Rastık sürmek mi istesin artık Osman aga, kara gözlü çingenem kırmızıyı mı seversin herkes attırdı birer nida nara havada.

Dilek dilemeyi de unutmadık tabii ki, dilek ağacına notumuzu da bağladık, dilek duvarına para yapıştırıp resim de karaladık.O da yetmedi tanımadığımız arkadaşlarla durup langırt oynadık.


Saat geç olmaya başladıkça kalabalık artıyor sanki.Ama bir şekilde eve de dönmeli insan.Bizim yöne giden kara yolları oradan kısıtlı,taksi öğrenci bütçesine pahalı...Geldi mi sahilden bir motor, hem beşiktaşa hem de beleşe; doluştu herkes içine, battı batacak neredeyse.Motor oldu ne motor, her bir yanı insan kaynıyor,ellerde tefler, millet hala kendi çalıp göbek atıyor.Hayatımda kendimi gecenin bu saatinde yalnız başıma bir vapurda hiç bu kadar güvende ve neşeli hissetmemiştim.
Boğaz ışıl ışıl, kıyıya varmak an meselesi, Ahırkapı ve şenlikleri geride kaldı ve beraberinde belki uzun zamandır hayatımın en eğlenceli gecesi...İçim fıkır fıkır neşe ve enerji silsilesi,patlat bre davulcu dayım ordan bir sulukule çingen eğlencesi!!

(fotoğraf makinem yanımda olmadığı için internetten fotoğraflarını kullandığım sevgili deviantart kullanıcıları "heroetic", "naylon", "sezart", "sboydag", "erce","voidoids"e ve ahırkapı ana sayfasındaki fotoğrafların sahiplerine çok teşekkürler!)
Read On 2 yorum almış bu yazım

My Silence


A pale face with bit of tears
Looking at a point, nothing happens
As if only grieving inside, on the surface
Concrete signs of life, throughly traces.

Beating in my chest, in all silence
Hitting with a stroke to my face
Creeping up to my whole resistance
My silence, I am keeping to myself.

A lot to say before uttering goodbye
I meant to fly too, but not that high
It hurts inside keeping the words but alright
I am silly proud to myself.

Beating in my chest, in all silence
Hitting with a stroke to my face
Creeping up to my whole resistance
My silence, I am keeping to myself.

Played my cards whole open handed
Only kept the ace of clubs to myself
Over was the game already, no more mattered
Ace was meant to keep you yourself.

Beating in my chest, in all silence
Hitting with a stroke to my face
Creeping up to my whole resistance
My silence, I am keeping to myself.
Read On 0 yorum almış bu yazım

Sanal Hamlet


kişiyi profilinin belli bölümlerinden engellemek
ya da o kişiyi listenden silivermek; işte tüm mesele bu.
Sanal bir "biz arkadaşız" hali mi güzel
yoksa diretip hatır, anı vakasına yeter, sildim demesi mi?
Silmek, görüşmemek bir daha sadece!
Düşünün ki unutmakla, silmekle bitebilir bütün sıkıntıları yüreğin
Çektiği tüm karın ağrıları kişinin
Silmek; ama küfür yiyebilirsin silinince, o kötü
Çünkü o silinme durumlarında
Silinen sıyrıldığında arkadaşlık kılığından
Ne sitemler ne öfkeler savurabilir düşünmeli bunu
Yok ise mantıklı bir sanal muskan
Bu düşüncedir "engelle görmesin yaptıklarımı bu noktada" dedirten
Yoksa kim ister istenmeyeni listesinde
O kişini yorumlarını, gereksiz diyaloglarını?
İçten tavrının olay haline gelmesini
Arkadaşlığın , saygının bu kadar yavaş
Yüzsüzlüğün, laf ebeliğinin bu kadar hızlı yürümesini?
Sanal aleme köle olmasını sosyal insanın
Bir tuşa basıp silivermek varken
Kim ister bunlara katlanmak?
Sanal bir hayatın altında hatır tutmak
Sildikten sonraki olaylardan korkmasa,
O kimsenin silinip de bir daha eklenemediğini gerçeği
Ürkütmese yüreğini?
Beklediği sorunlara atılmaktansa
Asosyal ikiyüzlü ilişkilere razı etmese insanı...
İnternet böyle korkak ediyor hepimizi
Monitörün parlaklığı bulandırıyor
Beyninden geçen aklın karakterini
Ve daha nice içten haklayıcı sebepler
Sildirmeyip o kişiyi bu yüzden
Adam gibi, gerçek gibi, arkadaş gibi davranma gücünü yitirtiyorlar...
(21.yy)
Read On 1 yorum almış bu yazım

paint it black


Lets paint it black
but put some light in it
Can make it shine
But may be just a little bit.

Paint it just black
Others might whiten it
Grey will be the colour
your lucubrating wit.

Lightness is white unbearable
Heavy is the black, paint it
Being is consciousness
Your mind is your pith.
Read On 0 yorum almış bu yazım

Son Gecen...


Dün akşam odana geldim.

Sakin bir deniz kıyısında uyuyor gibiydin. Kıyıya vurmuştun; üstün bile yarım örtülüydü. Başucunda açık unuttuğun lamba kızıla boyalı saçlarını aydınlatıyordu. Derinden nefes alıyordun... Belki üçüncü uykundaydın. Gözlerin yarı aralı; ne bu dünyanın somutluğuna hayır diyordun ne de rüyaların soyutluğuna... Arafta kalmıştın sen de çoğu fani gibi.

Sakin bir deniz kıyısında uyuyor gibiydin. Gecenin sessizliğinde odada bir tek varlığının oluşturduğu uğultu duyuluyordu. Sadece var olmanın bile bir sesi olduğunu biliyor muydun? Sadece bir yerde bulunmanın bile?

Sen vardın ve o odadaydın işte;tam önümde. Bir tutam saç alnına düşmüş,usulca süzülüyordu yüzünden. Tutup çekemedim. Hem artık bir anlamı da yoktu zaten,birazdan bitecekti her şey ve dönüp arkamı gidecektim, bir daha seni görmemek üzere... Yanına yaklaştım, kulağına fısıldadım; "çok güzelsin bugün ama affet..."

Affetmedin sanırım, kolay affedilir bir şey değildi sana yaptığım. Ama bu benim,böyle yapmalıyım. Saçına buselerin en siliğini, en suçlusunu ve en çirkinini ama en hafif ve hissedilmeyenini koydum. Üzgünüm ama artık yoktun ve ben bu görevimi bitirdim.

Üzgünüm meleğim;ben Azrail'dim!
Read On 0 yorum almış bu yazım

"Babel" the play

“BABEL”

Dramatis Personae

God(dess)

Citizen A

Citizen B

Citizen C

Citizen D

Citizen E

(Script by Damla TEZEL)

( The action takes place in a city-state of ancient Mesopotamia called Babylon.)

ACT I

(Scene.—a plain scene, only 4 or 5 big brown/beige of gray rectangle rocks placed on the stage.)

[The play begins with God’s appearance on the scene.The gloomy atmosphere sets the mystical mood of the scene.A spot light opens on God who is dressed in white.]

GOD: [with an impressive and powerful voice]

And I, God, have created thee to live happily and peacefully.But you have not listened to my word, and my word expelled the from heaven.

Now, should you watch my word this time and, never leave thyselves to desire again! Must you live carefully!

[lights fades,God exists.]

ACT II

( The same scene, this time lights are open.It’s midday.A casual work day in the city of Babylon.)

[Two citizen (not gender specified) enters, carrying rocks at their backs.They seem tired.]

Citizen A : Are you tired fellow?Should I help you?

Citizen B: I would not say nay to that offer.This

stone is really heavy.Shall we rest here a

while? [not waiting the reply, puts the

rock by her/his side and sits on a stone

on the stage.]

Citizen A: Really they are. [sits also.] Those stones

had much affrod of all fellows.

Citizen B: I agree.Remember how we cut and carved

them and in the blazing fire shaped with

hammers in hand?

Citizen A: How could I forget? It’s been how long? 2

Years? 3?

Citizen B: You forget that we still don’t have a

concept of time except for planting and

flood seasons.By the way, what is a year?

Citizen A: I don’t know…It just appeared in my

mind.Strange though…I should note it.

Citizen C: [enters to the scene greeting

them,carrying a stone.]

I salute you the grandchildren of the Holy

Ark’s Captain.

Citizen A: Welcome, dear fellow…

Citizen B: Come sit and have comfort a bit.

Citizen C: Thank you, fellow.Have you heard the

Rumours revolving around?

Citizen A: What rumours?

Citizen C: The Tower…It’s base is said to’ve been

about 90 meters!

Citizen B: Is it all? You know that it will reach up

Up to skies in height?

Citizen C: Everyone knows it, fellow.It will be

gorgeous!Isn’t that great?Can you imagine

sight?A huge tower, a glorious reputation

for us!

Citizen A: We will gain back the heaven that we were

expelled from!

Citizen B: [sighs] How great…

Citizen D: [enters carrying a stone as a passerby

adresses to them in a friendly way]

Hey, great fellows! Don’t you wish for a

Name carved on the steps of Heaven? Enough

pause, I think?

Citizen B: She is right…We should settle on work

work again.Heaven can not wait!

[They all stand up,put their stone at their backs,while leaving the stage, lights fades.]

ACT III

(Scene—The same place; the stones are less.10 years have passed.At the back of the stage, there is the image of The Tower of Babel.It might be reflected by projection machine or a setting might be placed.)

[All of the citizens are on the stage, their face are through the spectators.They standing as if looking through something high(the tower) with fascination.]

Citizen E: Tower is really high…So high and fascinating…

How enchanting…

Citizen D: Really it is.Nearly complete.We made it!

We too will be complete in the end!

Citizen B: How beautiful do you think heaven is?

Citizen A: Very, very beautiful…

Citizen E: There said to be eveything beautiful.Purely

flowing rivers, huge gorgeous trees, great

amounts of food and fruits and wine…

Citizen D: Don’t we have them here too?Why heaven then?

Citizen E: But here, you have burning mornings,cold

nights and floods,too.Don’t you fellow?

Citizen D: How great we are! Look at that work of art!

Together we made a masterpiece.Together there

is nothing we can’t manage,fellows.How great,

how great we are that we reach Heaven without

bowing to High Master.

Citizen C: We don’t need angels of death He sends to take

us to His Heaven!We won’t need to wait anymore!

Citizen A: Let’s complete this path and honour Noah of

Ark!

All together: Yes! FOR HEAVEN!

[ an earthquake starts…they are in horrow.]

Citizen B: What’s happening?What’s that?

Citizen A: It’s terrible! It’s like earth is standing up!

Citizen E: She’s on her foot!

Citizen D: Nooo!

[at the same time, while they are screaming, God enters to the stage.He is furious.Lights a little fade to create the mystical atmosphere but still light enough to see everything clearyly.citizens freezes]

God: Thee human! Thee, who were once the dwellers of my

heaven! Thee, who forgot how you had commited that

sin and been expelled from Heaven! Thee, who are so

selfish and too arrogant that you compare thyself

with my power!

How could you think that you could reach to Heaven

this way?

[they start to screaming and shaking again ]

Citizen D: God! Help!

Citizen E: Help! For God’s sake!

Citizen B: Please God!Hear my prayers!

[they freeze]

God: GOD?! You call me God now? You remember my name?

My gift was the unity and harmony between you.But you

Thought that it was thy own power!How dare!

Now thee shall have my curse upon you and live in

CHAOS forever!!

Citizen D: No!The tower!

Citizen A: Il mio dio!

Citizen B: Nein! Die Burg stürzt hin!

Citizen C: Non! Aimez moi!

Citizen E: Hayır!Kule yıkılıyor!!

[lights fade.end of the play.]
Read On 1 yorum almış bu yazım

Panta Rhei


Şerefine içiyorum aklımdan akıp gidenin...Bir su birikintisi misali nasıl da kızardım senin nehre aşkına.Kendimi nehrin bir gölgesi gibi görür, nehir parladığında ortadan kaybolurdum; akmadan önce nehir benden.Heraklit beni umursamaz, bense bir nehir olup çağlamak için yağmurlar dilerdim Tanrı'dan...Benliğimde barındırdığım yağmuru işte böyle görmezden geldim ben...
Heraklit dengesiz, sağı solu belirsiz, değişimin kendisi kadar değişken bir varlık.Bense terazinin iki kefesi arasındaki gram farkı kaçırmaktan korkan bir düzen delisi.Heraklit nehre kapılıp her değiştiğinde toprağa bulanır çamurlaşırdım kendi içimde.Heraklit sevgiliydi ruhuma sevgili olmasına ama yine de farkındasızlığı öyle bir boyuta ulaştı ki sonunda,ben onun değerli nehrini onunla birlikte aşıp geçtiğimde; ben çoktan bir göl olup durulduğumda dahi, artık onu ne rüyamda ne de aklımın ucunda tuttuğumu göremedi.O hala beni kendine ulaşmaya çalışırken düşleyedururken, ben ona çoktan ulaşıp sırtım dönük duvarları aşmıştım.O hala benim her yansımamı kendine yorarken ben yansımalarımda zaferlerimi yazmıştım.

Zavallı Heraklit...Heraklitim benim...Bir bilsen ne kadar geç kaldın bir şeyler için,bir kabul etsen ne hatalar yaptın ve bir kez olsun bir şeylerin farkına varsan...

Bazen içime yağan yağmurlar fırtınaya dönüştüğünde taşıyorum, kabarıp tüm kirli sularımı üstüne kusmayı diliyorum.Oynadığın akıl oyunları için ıslatmak istiyorum seni kendi göz yaşlarınla.
Heraklit, Heraklit...şimdi hayal et aslında ne kadar kuru olduğunu sanarken donuna kadar ıslandığını.Ben bu satırları yazarken sen bir sabun tozu gibi çoktan eriyip gittin aslında.Ben bildiğin su birikintisi değilim artık, içimde seni asla affetmeyecek damlalar; sen kurduğun yanlış hayallerin peşinde değişip boğulurken , ben işaret parmağımın bir hareketi ile çeviriyorum sayfanı...
Değişim dediğin ne nehrin iki akışı arasındaki fark ne de senin saçına düşen aktır...
Değişim dediğin aslında bu kadar basit,bir satır sonu kadar sade sevgili Heraklit...



bu yazı uzun zaman (aylardan bahsediyorum) önce yazdığım bir yazı, klasörleri karıştırırken buldum ve yayımlamak istedim.beğeninize... :)
Read On 0 yorum almış bu yazım

şahit


Gördüğümü söylüyorum sadece, göz bebeklerimden süzüp aklıma sızdırdığımı.Şahitliğimin hukuk önünde hükmü yoktur, biliyorum ama affınıza sığınıyorum.
Pek zor gülüyorsunuz gibi bugünlerde; sizi pek bir düşünceli buluyorum.Hayat hep orada olmamış da yeni binmiş sırtınıza sanki, fikir kıvrımlarınız pek bir kırışmış, seziyorum.Avucunuza geçen iki kuruşun hesabı enerjinizi almış götürmüş belli.Ödenecek faturalar var hesapta,kapanacak borçlar; eşin, ailenin çocuğun arzusu bir de kişinin kendi egosu yığın yapmış kara bulutları üstünüze...
Yaşadığınız şehir pek bir dar gelir olmuş da yakınmak dertlerinizden yakın saydığınız sağır bir kulaya -naif- çareniz olmuş.Patron işte bağırıp durmuş, bankalar hacze koşmuş.Bir de yakanıza yolsuzlar tutunmuş;hırsızı vurmuş,arsızı savurmuş.Mahkemeye koşmuşsunuz ama devlet ananın terazisi o anda üstünüze oturmuş;ezilip kalmışsınız.
İlkel benliğiniz yetmezmiş gibi bir de empati duymanız gerekmiş çevrenizdekilere; iki ucu coklu değneğe dönmüş ilişkiler.Bu kadarına dayanamamış ve hayat bile patlamış br yerinizde, doktor doktor gezer olmuşsunuz.Nasıl da çok yorulmuşsunuz ve ne de çok umutsuzsunuz...
Dibine kadar vurmamışsınız henüz çamurun; çırpındıkça batıyor ancak "bu batak nasıl geldi buraya" diye düşünüyorsunuz.Zamanı değiller ile sonralara erteliyorsunuz."Bu düzen benden önce de vardı"lara sığınıp sizden sonrakilere beterini bırakıyorsunuz.Bırakıyorsunuz ki lanetlerle mezarınızda dört dönesiniz tıpkı şimdi sizin döndürdüğünüz gibi.
Başınızı yılda bir çevirip doğaya bakıyorsunuz; bir iltifat ederken yaratıya ve yaratana aklınızda üç yalı bir de tesis kuruyorsunuz.
Herkes sizi anlamalıyken siz bir tek kendinizi can kulağıyla dinliyorsunuz.
Kendinize post-modern inanış stilleri geliştirip birbirinizi kınıyor, en ilkel içgüdülerinizi açığa çıkarıyorsunuz.Toplumda bireysel çıkarlarınızı göredip toplumdan söz ediyorsunuz.
Mutlu olmak için bir müziğin tınısı, bir masalın anısı, bir gülücük ya da içten bir öpücük yeterken zamanınızı ekonomik ya da egosal hırslarınıza harcıyorsunuz.

Nasıl da başarıyorsunuz...

Elçiye zeval olmaz derler; gördüklerimi söylüyorum sadece, gözbebeklerimden süzüp aklıma sızdırdıklarımı...Şahitliğimin hukuk üstünde yoktur hükmü belki de ama bir paçamdan dolanıp katıldığım bu paslı çarkta ben de bir parçayım,işte ben de buna yanıyorum.
Read On 0 yorum almış bu yazım

umut



Umut,
ufuktur
Denizin gökyüzüne karışma rüyasında...
Read On 0 yorum almış bu yazım

"Ece" =)



Her şey 15 dakika sürdü...

Korkunç geçirdiğim ve tepesinden aşağı lanetler boca ettiğim bir gündü.Zor başlayan ve aksiliklerin zincir olup bir birini kovaladığı günlerden biri işte.Neredeyse dakika başı bir küfür savurmaya başlamışım havaya.Bir aydır bu günü bekliyordum ama bu günün benden bu kadar kaçtığını inan hiç bilmiyordum.

Yanlış öğrenilmiş bir sınav saati, yarım saat geç girilen ve yarım yamalak yanlışlarla karalanan ecel kağıtları ve bu saati başında bana yanlış dikte ettiren arkadaşa yağan lanetlerle başladı işte günüm.Sınav haftası yumurta-kapı konseptinden şaşmayan öğrenci psikolojim ile korkunç uykusuzdum.Ama bunların hepsi bol kepçeden bahane...13:30 sularında çıktığım sınav salonundan tek bir telaş için topukluyordum bütün yolu.Sevgili bir arkadaşın, tatlı-acı bir anının hevesiydi tüm bunları katlanılabilir kılan.

İstanbul koşullarına göre harikulade sayılabilecek bir 45 dakikada aldım soluğu kutu misali öğrenci evimde.2 yıl geç kaldığımız ilk buluşmanın özeni ile saçıma bir şekil vermeye giriştim.Makyaj desen bu yorgun surata badana yapsan tutmayacak cinsten ama sürüştürdüm basitçe bişeyler yine de.Giysime belki 10 defa baktım kendime ayırdığım "sana hazırlanma 5 dakikası" içinde....

Başka bir zaman olsa inan zerre umurumda olmazdı görünümüm bu kadar ama sanki görücüye çıkıyormuşçasına oyalandım ayna karşısında.Ama sorarsan ne giydin üstüne diye; hepi topu bir gömlekle pantolon, o kadar...Ben aynaya bakıyordum vakit geçiyordu, vakit geçtikçe baktığım aynada gözüme kusurlar çarpıyordu.Artık değişiklik yapamayacağım zaman dilimine vardığımda ise ben görünen halinden nefret eder hale gelmiştim bile...

Yanına yalnız gelmiyordum.Aslına bakarsan yalnızlık düşüncesi göreceli kalıyor içinde bulunduğum durum ve bünyesinde barındığım benlik nezdinde.Bu görüşmemize kazara vesile olan arkadaşımla birlikte geliyordum sözde; oysa o an her düşüncemde hissediyordum kafamın içinde dans eden anılar kalabalığı içinde, filmin yalnız adamını ben oynuyordum.Her ne ise...

Geç kaldım...Eğer yalnız başına takılan aklımı vaktinde yanına gönderebilme imkanım olsaydı; "evet" asla kaçırmazdım.Ama fiziksel valığıma eşlik edecek arkadaşı beklerken elle tutulur somutluk içinde geç kaldım...

Salona geldiğimde koşturmaktan kesilen nefesimle seni aradım; beklenip beklenmediğim zerre umurumda değildi artık.Hazırlıksızdım, ne denir ne verilir bilmeden o an sana doğru uzanan sonsuz sıranın peşine takıldım.Ve yıllanmış dakikalar sonra yanına vardım...

Ve sen oradaydın...Şimdi apar topar çektiğim fotoğrafa bakınca ancak ayrımına varabildiğim bir çiçek tacın altında, seni daha önce görmeye hiç alışmadığım bir beyazla etrafa gülüükler saçıyordun.Üstündeki etekleri dantel yoncalarla bezeli, buram buram 80ler kokan (yine yapmışsın yapacağını =) ) gelinliği görünce "Ece..." demek geldi sadece içimden...Koskocaman bir gülücükle "işte Ece..." =))

Ve sen 2000'li yılların genç gelini, o 80lik gelinlik içinde fıstık gibi duruyordun.Ben ise içimdeki kalabalığa dalmış bakışlarla , kuyruğunda bulunduğum sırada yalnız başıma seni izliyordum.Doğru mu gördüm? Bendim dimi gerçekten gülümsediğin? Umurumda bile değil :D O an kime gülsen kendimi baş konuk sayıp üstüme alınıyordum...

Ya sensin bu gerçekten değil mi? 2 sene sonra benim özlemle sarıldığım şimdi gelinliğinin içinde olan ve benim hala inanamadığım? O sırada bana bişeyler dediğini duyar gibi oluyorum sanki ama inan hiç anımsamıyorum.Tek bildiğim hem inanılmaz derecede mutlu (çünkü sonunda karşımdasın) ve korkunç derecede mutsuz ( neden "evet" kısmına yetişemedim lanet! lanet! lanet!!!) olduğum.

Saniyeler süren buluşmamız arkada bekleyenlere duymak zorunda bırakıldığım saygı ile bitiyor ve ben oradan ayrılıyorum...

Her şey 15 dakika sürüyor ve 2 sene boyunca yaptığımız vefasızlığın kızgınlığı, bunu sonunda bir nebze olsun telafi edebilmenin içimi saran tatlılığı ve duyduğum tüm özlenmişlikle yanından uzaklaşıyorum.

Geçen bu 15 dakikanın ardından dün orada , Beşiktaş Evlendirme Dairesinde, saat 15:00de seni tanıyan tanımayan herkesi hayretler içinde bir kez daha bırakarak hayatının en büyük ve ümit ediyorum ki en güzel çılgınlığını yaparak evlenen sevgili arkadaşım; sana neşe, mutluluk ve henüz tanışamadığım ama sana iyi bakmazsa yakasına yapışacağım ( gözünü korkutmak gibi olmasında da =)) ) damadın ile huzurlu nice çılgınlıklar dolu güzel bir yaşam diliyorum.

Ben mi? Hayatında ilk defa bir arkadaşının evliliğine şahit olan, içini bir anda "BÜYÜDÜK MÜ LAN BİZ ŞİMDİ??!!" korkuları basan, tozlu yapraklardan fırlamış arkadaşın olarak senden bir daha bu kadar uzun aralar vermememizi diliyor ve seni o tatlı yanaklarından öpüyorum.

İçime korku düşürdün lan şimdi! Büyüdük mü kızım biz o kadar???! :S

( p.s. 15 dakikayı tam 15 paragrafta anlatmışım, edebiyatta çığır açtım resmen ya, vay ben napmışım meğer! :D )
Read On 2 yorum almış bu yazım

ders: / konu:


Sıkıcı dersler bitmemek üzere yaratılmışlardır.
Zaman yardımcısı olmaz insanın.Gittikçe ağırlaşan göz kapakların garip bir sertlikle omuriliğine yansır; hafiften bir eğim başlar önünde uzanan masaya doğru.Amaç uyumaktır.O an duyacağın hiç bir ninni etkileyemez seni bu kadar.Zaten çocukluğunun mayıştıran melodileri yerini tek notada ilerleyen şevksiz ve hareketsiz yoğun ders saatlerine bırakmıştır.
İşin kötü yanı, öğretmenler asla uyumaz! Gözünün içine bakar ne zaman düşecek göz kapakların diye sanki.Kepenklerin ağırlaşmaya başladığı an hop gelir tepene konar ya en can alıcı sorusu ya da utandıran bir yergisi ile.Durumun yarattığı zorunlu uyanmışlık ve uyarılmışlığın utancı ile vücudundan asit dolu terler iner. Utancın tenini eritir.
Arkadaşlarının aslında çok da umurunda olmasa da o an üzerinde biriken gözler delici gelir sana, kör uçlu asimetrik bakışlar canını sıkar.Utanmışlık hali belki toplamda 20 saniye kadar sürer ama her saniye saatleri hapsetmiştir içine.Tam bir "bitse de gitsek" hissidir artık bedeni kaplayan.Ama zaman kolay geçmez.
Oysa ki ders midir yoksa öğretmen mi o an kepenklerini düşüren yoksa senin kendi bedenine karşı sorumsuzca davranışın mı doğurmuştur uykusuzluğu bilinmez.Bilinse bile kimse nedeni sahiplenmez.Belki biraz hareket ya da öğretmenin sesine gelecek ahenk canlandıracaktı o dersi.Belki gece vazgeçemediğin bir söyleşi alıkoydu uykundan seni...
Mazeretler aranmak içindir; gerçekler ise kabul görmek. Sıkıcı dersler vardır bir, bir de zamanlar, bilmeyen bitmek.Ve birbirinin kollarında gezinirken onlar, olur durumdan madur; ya öğretileni öğrenmek ya da kılavuzdakini öğretmek...
Read On 0 yorum almış bu yazım

Çatal ile Kaşık


Evvelden beri dururken gözümün önünde , kaşığı kadına, çatalı da erkeğe benzetirdim.Başta çok çocukça gelmişti bu…tıpkı arabalara far biçimlerine göre dişi erkek karatker kazandırmam ya da işin aslını bilmeden fişi erkeğe prizi kadına benzetmem gibi…Çok sonra öğrendim doğru bildiğimi bildiğimin doğru olduğunu bilmeden...

Her gün masaya yan yana koyduğum çatal ve kaşık sıradan eşyalar gibiydi herkes gibi benim gözümde de.Geçen gün sarsakça yine fotoğrafçılığım tuttu…elime ne bulduysam bir komposizyon kurmaya çalışıp fotoğrafını çektim…Sonunda işte buradayım diye bağıran sadece bir fotoğraf kaldı…çatal ve kaşığın aşkı…

Çatal ve kaşık…Kaşığın kadınsı yumuşak hatları…Biraz hamile bir kadını anımsattı gözümde, ya da etine dolgun belki ama zarif kıvrımları olan bir kadın.Yada göğüs yapısı…İnce bacakları anımsatan sapının üstünde kıvrımlı dolgun göğüsler gibi duran yuvarlak boğumu kaşığın…öyle değil mi, cinsellikle özleştirilen kadının sembolü erkeğin gözünde göğüsleri değil midir ki?

Ve Çatal…Çatalın sert duruşu, kadına baş kaldırırcasına omuzlarının dik oluşu çatalın sapı üzerine kurulu paralel uzanan dişlerine benzemiyor mu? Öylesine sivri ki omuzları, gücünü kanıtlamak istercesine yukarı uzanıyor sanki…Arkadaşımın dediği gibi…batıyor.Bunu cinsel anlamda da algılamak mümkün ama asıl benzetme çatalın görevini batarak, yani güç kullanarak elde etmesi. Düşünün, çatal sert besinlerin elemanı; tıpkı bir erkeğin ağır işlerde yapı gereği daha başarılı olması gibi.Çatal’ın elde edeceği besin katı olmak zorunda ve çatal zorla da olsa onu alabilir.Oysa kaşığa bakıldığında kadının işleri başarırken gücünden ziyade tatlı dilini, bedensel çekiciliğini ya da entrikalara daha meyilli zekasını kullanması kaşığın katı ya da sıvı farketmeden tüm besinleri kolayca üstüne almasıyla eşlenebilir.Üstelik kaşık yemeğin doğum aşamasında da görev alır.Tüm yemekleri çevirme karıştırmada bir şekilde büyük boy bir kaşığın görevi vardır.Yani büyük beden haline gelmiş bir kadının dünyaya bebek getirmesi gibi.

Tüm bunlar bir yana…Çatal ile kaşığın sofrada her daim yan yana duruşu, bir arada uyumu ise EVLİLİKtir.Dans edercesine uyum içindedirler, biri kendi görevini yaparken, diğeri kendininkini yapar ama bireyin yemeğini yiyebilmesi için ikisine de ihityaç vardır.Yani yaşamın devamlılığı için hem kadına hem de erkeğe hem de ikisinin bireysel yaptıkları göevlerine ihtiyaç olması gibi.

Üstelik eğer herşeyin başına dönülürse, ikisi de bir ustanın elinden aynı özden aynı ateşte pişirilerek yaratılmıştır.Farklı görevleri olsa da bu ikisinin de aynı olduğu ve aynı amaca hizmet ettiği gerçeğini değiştirmez.Tıpkı Tanrı’nın kadın ile erkeği aynı yaratması, ikisini de yaşamak için ve yaşamı devam ettirmesi için yarattığı gibi…

İşte bu çatal ile kaşığın hikayesi…
Read On 3 yorum almış bu yazım

Feminizm




feminizm kadının erkekten üstün olması -değildir-
feminizim erkeklerden nefret etmek -değildir-
feminizm kadını erkekle yarıştırmak ve bir sonuca varmak da -değildir-
feminizm, bir kadının yapamayacağı düşünülen pek çok kavramın olduğu bir toplumda kadının kendi varlığının ve aslında pek çok şeyi yapabilitesi olduğunun farkına varmaması ve bu ahmaklığından dolayı ata erkil bir toplumda pek çok kere gözünü açmadan erkek gücüne yenik düşmesi mağdur olması durumlarına karşı çıkıştır.
feminizm erkeği değil kadını yargılar, çünkü bir kadın cehaletinden ve gücünün, zekasının ayrımına varamamaktan dolayı zarar görüyorsa bunun yargılanıp, onların gerçeklerle yüzleştirilmesi ve uyandırılmasıdır.
bir kadın "istediği ve azim ettiği taktirde" "bir kadın yapamaz" denilen herşeyi aslında yapabileceğini, aslında temelde kadın ve erkek diye bir şey olmadığını, sadece "insanın" varolduğunu savunan kişidir feminist.
ve bu temeli hak etmek, toplumda istediği her konuma gelebilmek için çabalayan ve bu uğurda karşısına çıkabilecek tüm erkil engelleri yenebilen ve karşı çıkabilen kadındır feminist.
bir kadının bu haklı düşüncelerine ve "kadın-erkek-cinsellik-savaş" olgusuna değil "insan" olgusuna inanan erkekler de feministtir.
feminizm kadın işi değil, "humanizm"dir.
ben feminizm’den bunu anlıyorum.
Read On 2 yorum almış bu yazım

buzdolabı'na şiir


Gece vakti aralıklı çalışma seslerin gelirdi kulağıma
Verilmiş kısacık bir paydostu seninki
Hala iş üstünde olurdun çıt çıkarmadasan da...
Aleladeydin sen de tüm diğerleri gibi bana
Beyaz tenin, yıllarla edindiğin çizgilerin
Şu dünyada içine girip çıkan onlarcasına rağmen
Kirli değildin,koruyuculuktu mesleğin.
Soğuktu için, kalbin var mıydı hatırlamıyorum,
Oysa içine ulaşmak çok kolaydı;
Kapağını açmak kadar basit herşey biliyorum.
Şimdi çürüyorsun toplu mezarlıkta, ölmek böyle birşey işte
Gençliğinin cazibesi de yokolup gitti pas lekeleriyle;
Kurak bir yaz gecesi veda ettiğinde hayata gereğini anladım
Ev arkadaşım, soğuk sırdaşım, eski buzdolabım...
Read On 0 yorum almış bu yazım

"Kafiyesiz"


Kim olduğumuzu ararken kimimiz
Kimsesiz kaldık bir de kimliksiz.
Kararsızlıkların keyfinde kalemimiz
Kurşun saçarak savruldu, hepsi kafiyesiz...
Read On 0 yorum almış bu yazım

hayal parçaları



kırılınca tüm hayallerim paramparça
bozulunca tüm düşler birbiri ardına
takılıp kalınca hıçkırıklar boğazımda
bir yumruk yer bulur boynumda, akan gözyaşlarımla.
sakin sessiz değilim şimdi içimde
fırtınalarım var kopan
ama kızacak kimsem yok zihnimde
canımı haksızlıklar yakan....



sevgiler...

Damla.
Read On 0 yorum almış bu yazım

masal...


Bir prenses uğradı bir gün.Romandan kaçıp küçük odama rastlamış.Hayat korkusu, yaşam telaşı ve var olabilmenin stresi derken dış dünyada buluvermiş kendini."Buyur" dedim içeri; "dışarısı korkunç!" Kapının önünde ayakkabılarını çıkardı; parlak siyah rugan ayakkabılar, askıya sıkıntı ve korkularını astı ve çırılçıplak odama saklandı...
"üşümüşsün..."dedim.
"Dışarısı soğuk..."
"Yağmur tenini acıtmış olmalı, ama gözlerin ıslak asıl senin?"
"Mendilin var mı?"

Mendil...Evimde konuk bir prenses, ıslak kocaman gözleriyle mendil istiyordu benden oysa ben ağlamayı unutmuştum ne zamandır, mendili nereden bulacaktım bir bilsem?..
Sofrada duran hırçın peçeteler takıldı gözüme; "Hay Allah! Hangi masalda görülmüş prenseslerin kuru peçeteyle burun sildikleri!" diye...küfrettim içimden kendime.Bayramlarda ninemin içinde yaldızlı şekerlerle elime tutuşturduğu kenarı oyalı mendiller geldi aklıma; şekerlerini yiyip çekmecemin köşesine tıkardım hep.Hırçın peçeteler yeter de artardı bana, oyalı ipek mendil neyime gerek??
Uzattım prensese; "Sen siler misin?" dedi: "Olur" derken baktım elleri ellerimdi.Saçına takıldı gözlerim.Kirler abanmışsa da üstüne, çamur lekeleri ve tozlu rüzgarın sapkın dokunuşları kenara çekilirse taranmış temizliğin masumiyeti çıkıverecek sanki su yüzüne...
Bir kova su kaptım bir de leğen getirdim.Sıcak suyu dökerken saçlarına irkildim!! Ensemden süzülen sıcaklığı hissettim oysa saçları ve o önümdeydi, su ve leğen de öyle; peki başımdan aşağı inen neydi öyleyse??
Hızla arkamı döndüm; kimse yoktu görünürde.Elimi saçıma götürdüğümde ise bulaşan köpüğü hissettim, hızla prensese döndüm ama yoktu o da göz önünde! İşte o an tüm korkular ayaklandı ve farkettim; önümde sandığım leğende çırılçıplak yıkanan bendim!...
brushstroke: An Elephant In The Delta Waves - Dredg
Read On 0 yorum almış bu yazım

Kumsaati


Akan binlerce kum tanesinden biri;
Dokunurken tenine camın
Aşındırıyordu onu bilmeden
Sessiz çizikler açıyordu, önce inceden inceden
Zaman kan olup akıyordu
Açılan derinlerden...
Read On 0 yorum almış bu yazım

Lilith


Nothing ventured, nothing gained
Winterlike play in a spring time lament
Of different flowers rosebud is the except
That of hate and that with love smelled.
Yet not a puf of cigar in darkened lungs
Neither salvation of leukocyte nor the blood's
T'is the hour to swerve back to the mind
When wisdom-painted disquise rapes the heart.
Read On 0 yorum almış bu yazım

bugün bahar...


Bugün bahar...
Akasyalar açtı yine...
Sabahın kör telaşındaydım bugün, takip edemediğim hızlı adımlarla yine diğer kıtaya yetişme koşturmacasında...Bir sinir bir gerginlik var ki üstümde, olabilecek tüm şanssızlıkları çekiyormuşum gibi gözüktü herşey gözüme.
Binilecek otobüs kaçtı...
Taksiye para yok...
vapuru yakalama ihtimalim 5 dakika içerisinde 6 kilometreyi arşınlayabilmeme bağlı...
üstüne üstlük hava sıcak,boynumdan akan terlerin pantolonuma ulaştığını hissedebiliyorum...
ve hepsinden beteri, bir saat sonra öğreneceğim ki gittiğim yere aslında boşuna gitmişim...
Öyle sert ritimli bir müzik açmalıyım ki ayak uyduracağım derken varmışım iskeleye amma ve lakin...şansa bak şarj ettiğimi sandığım mahlukat daha açtığım anda dalga geçer gibi kapattı kendisini...
Küfreder misin etmez misin?Hoş edebileceğim maksimum küfürün de "ağzına s*çayım" olduğunu ve bunun bile ancak içimden konuştuğunu düşünürsek...yanmışım ben!
yolun daha başındayım ama her sabah bir kıta değiştirme koşturmacasında olduğumdan bir gün önceki telaşta bacaklarımı nasıl ağrıttığımı unutmuşum vee süpriz!! bir adet nur topu gibi bacak ağrınız daha oldu, dünün meyvesi; hani telaş sarhoşuysanız hatırlamayabilirsiniz diye...
Kafamı kaldırdım ya sabır ve olası lanet okumalarla hala ve hala yoldayım...
Tam yola başladığımdan beri hırsla nefesimi tuttuğumu farketmiş ve derin bir nefes çekmişken içime tanıdığım en arsız en güzel en acımasız en utangaç en masum koku löp diye doluverdi...
Ardından kokunun saygısız sahibi küçük dev akasya ağacı...Dallarını bir de yukarı yukarı vermiş ki ciğere uzanamayan kedi halimle dalga geçsin...adi mahlukat nolacak!!
ben kişisi de çakılıkalıverdim önünde, aptal bir gülümseme yüzümde...inanın balici çocukları anladım sandım o anda, o çektikleri akasya kokusu olsa ben de elimde bir torba dolaşırdım ortalıklarda...
içime iki kişi kaçtı yine; biri söylemekte "yürüsene kızım ne bakıyorun aval aval geç kaldın hüyooop" diye, diğeri halinden memnun sadece iç geçirmekte...
sen olsan hangisini dinlersin??
Yürüdüm mecburen,burnumu arkada bırakıp gözlerimi yuvalarında tutmaya çalışarak, ayaklarıma kırbaç şaklatıp kaçırdığım vapura saygı duruşunda küfretmeye...
ama o anda ne yetişmek dalgalara,
o anda ne hürriyet, ne zaman ne de bacaklarım...
Akasya, güneş ve ben...
Bahtiyardım be şairim ben de bahtiyardım...
Read On 5 yorum almış bu yazım

Slayt Gösterisi

Loading...

neler yapıyorum...?

yorumlarınız...your comments...

bu hafta en çok dinlediklerim


konu başlıkları

kategori bulutum